Yazar arşivleri: Gülbeniz AKDUMAN

Kazananlar Düştüklerinde Daha Güçlü Kalkanlardır!

Yenilgiyi ve başarısızlığı kabul etmek vazgeçmek,

Ya da düşünce ders almak, güçlenerek kalkmayı seçmek,

Tercih herzaman sizin

Unutmayın, Her seçim ise bir vazgeçiş…

1940 Tokyo Olimpiyatları Atış Şampiyonası Altın madalyasının en güçlü adayı Karoly Takacs adında Macaristan ordusunda görevli bir askerdi. Takacs çok güçlü bir asker ve ordunun atış şampiyonuydu. Olimpiyatlar yaklaştıkça sürekli antrenman yaparak atış talimi yapıyordu. Altın madalyayı kazanması kesin gözüyle bakılan Takacs buna rağmen sürekli çalışıp atış becerilerini güçlendiriyordu.

1940 olimpiyatlarına birkaç ay kala orduda birliğiyle birlikte eğitimdeyken bir el bombası sağ avucunda patladı. Korkunç bir kazaydı, sağ eli koptu, maalesef kopan el yerine dikilemeyecek kadar parçalanmıştı. Yaşaması ise tam bir mucizeydi.

Kaybettiği sadece sağ eli mi yoksa hayalleri ve yaşama sevinci miydi?  Sağ el yaşam için çok değerli bir organ, peki bu durumda onu nasıl bir hayat bekliyordu? Olimpiyatlarla birlikte yaşam enerjisini de kaybedecek miydi?

Artık asker olarak çalışamazdı, çok sevdiği atış sporunu da yapamayacaktı. Araba kullanamayacak, evlatlarını kucağına alamayacak… hayati birçok faaliyetini tek başına gerçekleştiremeyecekti. Sağ eli ile birlikte tüm yaşamı mahvolmuştu…

Bir ay hastanede yaşam savaşı verdi, çok yoğun tedavi gördü. Yaşıyordu ama artık hayatına tek elle devam edecekti. Bir seçim yapmalıydı;

  • İşini, çok sevdiği atış sporunu ve tüm yaşam enerjisini kaybederek bir kurban gibi mutsuz, çaresiz ve yenik mi yaşayacaktı?
  • Halen yaşıyordu, sağ eli hariç tüm organları sağlıklıydı. Kalan organlarıyla güçlü olmayı öğrenerek, yılmadan mücadelesine devam mı edecekti?

Vazgeçmeyi Seçmeden Önce Bir Kez Daha Düşünün!

Lütfen bir düşünün; Siz bu durumu yaşasanız ne yapardınız?

Herşeyden, yaşamaktan vaz mı geçerdiniz?

Yaşamınızın geri kalanını kendinize acıyarak mı geçirirdiniz?

Hayatta karşımıza çıkan, başımıza gelen olaylara karşı seçim hakkı herzaman bizimdir. Ya düşüp kalkıp yolumuza devam edeceğiz ya da düştüğümüz yerde kalıp daha da aşağılara düşeceğiz. Seçim sizin!

Kahramanımız Takacs pes etmemeyi seçti, düştüğü yerden daha güçlü kalkarak yoluna devam etmeyi…

Düştüğü yerden kalktı, kendini topladı ve sağ eli yoksa sol elinin var olduğunu hatırladı. Sahip olmadığı sağ eline değil, mevcut olan geliştirebileceği sol eline odaklandı. Aylar boyunca sol eliyle atış talimi yaptı, pes etmedi. Çevresinde ona acıyan, yapamazsın diyen insanları dinlemedi, görmezden geldi. Onlar olumsuz konuştukça o daha azimle, yılmadan çalıştı.

1940 ve 1944 yılı Olimpiyatlarının İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yapılmaması ona zaman kazandırdı. Yılmadan, bıkmadan çalışmaya devam etti ve 1944 yılında Londra Olimpiyatlarında sol eliyle katıldığı tabanca yarışında dünya rekoru kırarak altın madalya kazandı. 1952 yılında Helsinki Olimpiyatlarında başarısını tekrarladı ve tekrar altın madalya kazandı. Sağ elinin yerini güçlenen sol eli almıştı.

Kazananlar Düştüklerinde Daha Güçlü Kalkanlardır!

Hayatta herkes olumsuzluklar yaşayabilir, engellerle karşılaşabilir ve düşebilir. Kazananlar ise başarıya giden yolda önlerine engel çıktığında kısa sürede engeli aşan ya da ayağa kalkanlardır; “Herzaman bir çıkış yolu vardır, ben bir yol bulacağım” diyerek olayların olumlu yönüne odaklananlardır.

Düştüklerinde silkelenip ayağa kalkarak yeniden çalışırlar, kendilerine acımak, zavallı rolüne bürünmek, pes etmek onların kitabında yazmaz!

Önünüze çıkan engeller karşısında “neden ben” demek yerine, “olan oldu” deyip çözüm bulmayı ve başınıza gelen olaydan ders çıkarmayı ve tekrar yaşanmaması için önlem almayı deneyin… 

Kazananlar çözüm arar, kaybedenler ise üzülür, sızlanır, kurban rolüne bürünür.

Bir daha yere düştüğünüzde nasıl davranacağınıza karar verecek olan sizsiniz! Kazanan biri gibi kaybeden biri gibi mi hareket edeceksiniz? Hızla ayağa kalkın, harekete geçin, yolunuza daha güçlü devam etmek için daha azimle çalışmaya devam edin.

Unutmayın, Kazananlar Düştüklerinde Daha Güçlü Kalkanlardır!

Toksik Başarı Sendromuna Yakalanmış Olabilirsiniz!

  • Kendiniz dışındaki çalışanları başarılı bulmuyor ve beğenmiyor musunuz?
  • İnsanların işlerini iyi yapmadıklarını ve yetersiz olduklarını mı düşünüyorsunuz?
  • Evde, işte, tatilde, gittiğiniz her yerde iş mi düşünüyorsunuz?
  • Başkalarının fikir ve önerilerini aptalca, gereksiz ve yetersiz buluyor musunuz?
  • Size söylenenlere inanmakta zorlanıyor ve çoğunlukla yalan söylendiğini düşünüyor musunuz?
  • İnsanlara güvenmekte zorlanıyor musunuz?
  • İnsanları sıkı denetleme ve kontrol etme isteği duyuyor musunuz?
  • Fırsat olsa mesai saati dışı, hafta sonu ve izin demeden 7/24 çalışır mısınız? Diğer insanlardan da hafta sonu, mesai saati dışı ve izinlerde de çalışmasını bekler misiniz?
  • Yaşamınızda sevgiye yer veremeyecek kadar yoğun musunuz?
  • Başkalarıyla ilgilenemeyecek kadar meşgul musunuz?
  • Hiçbirşey için yeterli zamanınız yok mu?
  • Aileniz ve sevdiklerinizle zaman geçirmek için vaktiniz yok mu ve bu konuda isteksiz misiniz?

Bu sorulardan yarısından fazlasına cevabınız evet ise sizde başarılı insanların sıklıkla yaşadığı “Toksik başarı sendromuna” yakalanmış demektir.

Toksik başarı sendromu yaşayan kişiler duygularını geri plana iterler. Yoğun çalışarak başarıya ulaşma güdülerini ve dürtülerini kalplerinin paylaşılan ve anlamlı bir yaşam isteğinden üstün tutarlar.

Başkaları bu kişileri “kalpsiz ve duygusuz” olarak nitelendirir. Toksik başarı sendromu yaşayan kişiler duygularını dinlemezler, çalışma arkadaşlarının duygularını da dikkate almazlar.

Tüm enerjilerini başarılı olmaya verdikleri için çoğu zaman yalnız, kederli, mutsuz ve huzursuzdurlar. Strese bağlı kalp krizi yaşama olasılıkları çok yüksektir. Yorgun düşmek, tükenmek duygusuz ve durmaksızın çalışmanın sonucudur.

Beyinlerinin başarılı bir yaşamın nasıl olması gerektiğine dair çok çalışmakla ilgili sabit tek bir düşüncesi varken, kalpleri mükemmel bir yaşama ulaşmak için farklı farklı düşünceler üretir. Beyin hedeflere ulaşmak için başarıya odaklanmışken, kalp mükemmel bir yaşam için iyi niteliklere sahip olmak için tasarlanmıştır.

İyi bir beyne sahip olmak başarılı olmayı sağlayabilir ama iyi bir kalbe sahip olmak olumlu özelliklerle donatılmış mükemmel bir yaşam sürmeyi sağlar.

Tüm insanların beyni doğuştan işkoliktir, hiç durmaz, sürekli çalışmaya programlı bir yapıdadır. Başarılı olmak için çalışırken beynimiz en büyük yardımcımızdır. Mükemmellik yolunda bize yol gösteren ise kalbimizdir. Kalp insan vücudunda asla yaşlanmayan bir organdır. Bu kadar güçlü olan bir organ akıllıdır da… Hayatımızı beynimizin mi kalbimizin mi yöneteceğine karar veren ise kişiliğimizdir.

Başarılı olmak için beyin gücünü kullanmak sözünü sıklıkla duyarız oysaki kalbin yanında beyin çok güçsüzdür. Kalp beynin üçte biri ağırlığında olmasına rağmen beynin 140 milivolt enerji üretme kapasitesine karşın 5.000 milivolt enerji üretir. Kalbin yaydığı enerji bedenin dışına taşar ve herkese yayılır.

Seçim sizin…

Duygulara yer veren, keyifli, paylaşılan mükemmel ve mutlu bir yaşam mı?

Yoksa kişisel başarıya odaklanmış, beyin gücünü kullanıp kalp sesini dinlemeyen, kimseler beğenmeyen, yalnız bir yaşam mı?

Kalbiniz beyninize sakinleşip, insanlarla daha fazla ilgilenmesini, sakinleşmesini ve duyguları da dikkate almasını söylerken beyniniz bunları dinlemeyecek kadar çok meşguldür. Başarıya odaklanmış kendini beğenmiş beyin sürekli daha fazlasını isteyip çabalamak için bizi yönlendirir. Bu kısırdöngü ölene kadar devam eder…

Hergün birkaç dakikanızı kalbinize danışmaya ayırın. Sakin bir yerde oturun, rahatlatıcı bir müzik eşliğinde beyninizdekilerden çok kalbinizdekilerin farkına varmaya çalışın.

Unutmayın yaşamını ne olursa olsun sadece kişisel başarıya odaklamış kişilerin her zaman bir riski var;

Yalnız kalmak…

Yalnız yaşamak…

Yalnız ölmek…

Tercih sizin…

Tutku Eken Başarı Biçer!

Global danışmanlık firması Deloitte tarafından hazırlanan rapora göre, çalışanların %88’i işlerinden memnun değil ve tutkuyla çalışmıyor. İnsanların sadece %12’si iş yerinde tutku ile çalışıyor.

Bu analize göre çalışanların %88’i sadece para kazanmak için çalışıyor. İşlerinden memnun değil, hergün ayakları geri geri giderek işe gidiyor. Belki bu yazıyı okuyan siz de onlardan birisiniz!

Mezun olduktan sonra işe başlayan bir kişinin emekli olana kadar hayatının %80’i çalışarak geçerken tutkusuz, mutsuz olmak hayatının tüm alanlarına da olumsuz etki ediyor. Tutkusuz bir çalışma yaşamı tatsız tuzsuz bir yemek gibidir. Açlığımızı gidermek için yeriz ama zevk almayız aynı tutku olmayan bir iş gibi…

İşte tutkulu olmak mümkün mü diyeceğinizi tahmin ediyorum. Veya genç yaşlarda ilk işe başladığımda tutkuluydum ama geçen yıllarda ne tutku kaldı ne istek dediğinizi… Veya iyi bir maaş alsam tutkuyu görürdünüz bende! Tüm bunlar efsaneye dönüşmüş bahaneler aslında…

Steve Jobs’un dediği gibi;

“Harika işler yapmanın tek yolu, yaptığınız işi sevmektir.”

Çalışmak para kazanma amaçlı yapılan bir faaliyet, tutku ise yaparken zevk aldığınız bir faaliyettir. Birbirinden farklı tanım ve kapsamlara sahip olsalar da tutku ve çalışmak birbiriyle paralel ilerleyen iki kavramdır. Sadece para kazanmak için çalışmayı seçerseniz tutkuya ulaşmanız zorken, tutkulu olmayı seçerseniz işinizde mutlu olabilir aynı zamanda para da kazanabilirsiniz.

Kariyerinde yükselmek, terfi almak, başarılı olmak… istiyorsanız öncelikle tutkuyla yapacağınız bir işe sahip olmalısınız.

Tutku çalışma hayatı için neden önemli?

Tutkunuzu işinizle birleştirerek ne kadar tutkuyla çalışırsanız o kadar başarılı olursunuz ve yaptığınız işten keyif de alırsınız.

Çalışanlarının tutku olması hem kişiye hem de kuruma birçok fayda sağlar;

  • Tutkulu çalışanlar sahip oldukları kapasiteyi performansa yüksek oranda dönüştürerek başarılı olur.
  • Çalışmayı sevdikleri için işe devamsızlık oranları düşüktür.
  • İşlerini geliştirmek için daha yaratıcı davranırlar.
  • Kurumlarına daha bağlıdırlar.
  • İşi sahiplendikleri için otokontrol ve özyönetim becerileri gelişmiştir.
  • Stres ve mutsuzluk oranları düşük, motivasyonları yüksektir.
  • Tutkulu çalışanların enerjisi bulaşıcıdır, diğer çalışanlara da bulaşır.

Peki siz ne kadar tutkulu bir çalışansınız?

İşinizi tutkuyla yapıp yapmadığınızı anlamak için Nancy Anderson’un “Work with passion” kitabındaki bilgilerden yararlanarak kısa bir test hazırladım. Bu sorulara “Evet” cevabını veriyorsanız, TEBRİKLER SİZ TUTKULU BİR ÇALIŞANSINIZ!

  1. Karşılığında para almasanız da işinizde çalışır mısınız?
  2. Yalnızca verilen görevi yerine getirerek sonuçlara değil işinizde ustalaşmaya da çalışıyor musunuz?
  3. İşinizi yaparken yönetici denetimine gerek olmadan disiplinle ve otokontrolle çalışıyor musunuz?
  4. Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor musunuz?
  5. Hedeflerinizi gerçekleştirmek için “olduğu kadar” anlayışında değil mükemmeliyetçi davranıyor musunuz?

İşteki tutkuyu “ne ekersen onu biçersin” sözüyle bütünleştiriyorum. Tutku eken, başarı biçer!

Başarılı ve kazançlı bir işe sahip olmak istiyorsanız elinizden gelenin en iyisini yapmanız ve yaptığınız işe tutkuyla bağlı olmanız önemli. Tutkuyla çalışan karşılığını er ya da geç alır!

Tutkusunu ateşleyenlerin başarı şansı çok daha yüksektir.

Yaşamda kendimize seçtiğimiz yollar geleceğimizi şekillendirir. Her konuda olduğu gibi tutkulu bir yaşam sürdürmek ya da hergün isteksiz ve tutkusuz bir şekilde işe gidip gelerek günlerin geçmesini bekleyerek yaşamak bizim kendi tercihimizdir…

Gelecek sizi ne kadar zorlayacak? Kurumlarınız gelecek için ne kadar sağlıklı ve başarılı?

Kurumsal Check-up için Etkili Bir Yöntem: Argenti Metodu

İnsanlar gibi kurumlarda zamanla sağlığını kaybediyor hatta yok olabiliyor. Bu bağlamda insanlar gibi kurumların da check-up yaptırarak yapısal, yönetimsel ve finansal sağlığını kontrol ettirip gerekli önlemleri alması sürdürülebilir ve karlı bir kurum olarak rekabet avantajına sahip olması için kritik önem taşıyor.

Kurumunuzun check-up’ını yapmak için birçok farklı stratejik araç kullanabilirsiniz. Bu araçlardan en köklü ve etkin olanlarından biri batmakta olan şirketleri %90 oranında analiz eden ve geçmişi 1970’li yıllara uzanan Argenti Metodu…

Argenti Metoduna göre kurumsal performansı analiz etmek için sadece finansal ölçütleri kullanmak yeterli değil. Kurumun yapısı, yönetim şekli ve kaynakların kullanımı da değerlendirilerek kurumun check-up’ı yapılabilir ve başarısızlık sinyalleri kolaylıkla algılanabilir. Argenti Metodu stratejik planlama sürecinde kararların sezgilere ya da tahminlere göre değil analitik alınması için de yol gösterici oluyor.

Argenti Metodunda kurumlar yapısal bozukluklar, önemli hatalar ve kaynaklarla hedeflerin tutarsızlığı olarak üç ana başlık altında değerlendirilerek analiz ediliyor. Kurumlarınızın ne kadar sağlıklı ve başarılı olduğunu bulmak için bu üç bölümde yer alan konuları soru haline getirerek sizlerle paylaşıyorum.

Soruların yanlarında doğru cevapları yer alıyor. Sorulara olmasını istediğiniz yani hayal ettiğiniz veya olması gerektiği gibi değil de kurumunuzun gerçek durumunu yansıtacak şekilde cevap verin. Her verdiğiniz yanlış cevap için 1 puan ekleyin.

Toplamda aldığınız puan 10 ve altında ise kurumunuzda acil müdahale gerektiren bir konu olmadığı, sadece yanlış cevap verdiğiniz alanlarda gelişim sağlayarak başarılı olacağınızı, toplam puan 10 ve üstünde ise tehlike sinyallerinin çaldığı ve acilen yanlış cevap verdiğiniz alanlarda aksiyon almanız gerektiğini gösterir.

Dünyayı Algılayan Gözlüklerimiz: Paradigmalar

Fizikçi, matematikçi, kimyacı ve jeologdan oluşan bir heyet araştırma için bir köyde çalışırken aniden bir yağmur bastırır ve bir köy evine sığınırlar.

Evin ortasındaki soba yerden 100 cm. kadar yukarıda özenle dizilmiş taşların üzerinde durmaktadır.

Sizce neden soba taşların üzerinde duruyor? Aklınıza ilk ne geldi?

Bakalım hikâyede eve sığınan Fizikçi, matematikçi, kimyacı ve jeolog neler düşünmüş?

Okumaya devam et

Günün En Karanlık Zamanı Gün Doğmadan Hemen Öncedir Demeyin ve Yarını Düşünmekten Vazgeçin!

Sıkıntılı dönemlerimizde sık kullandığımız şu sözler size de tanıdık geliyor mu?

“Günün en karanlık zamanı gün doğmadan hemen öncedir”

“Her kötü şeyin bir iyi yönü vardır”

“Güneş batmadan yıldızlar görülmez”

Okumaya devam et

Nereden Çıktı Bu Mutluluk?

Uluslararası bir danışmanlık firması tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması” 2021 yılı ilk çeyrek sonuçlarına göre, tasarruf sahipliği oranı yüzde 18,5 oldu. Tasarruf sahipleri içinde ise düzenli tasarruf yapanların oranı 8 puan artışla yüzde 72’ye ulaştı. Bu son 5 yıldaki en yüksek oran oldu. Tasarruf sahipliği olanlar arasında düzenli tasarruf yapanların oranı, bir önceki çeyreğe göre 8 puan artış gösterdi ve 2021 yılı ilk çeyreğinde 2016’dan bu yana en yüksek seviyesine çıkarak yüzde 72’ye ulaştı. Düzenli tasarruf yapmayanlar arasında ise gelecek 3 ay içerisinde tasarruf yapmayı planlayanların oranında artış eğilimi 5 puan ile devam ederek yüzde 53’e ulaştı. Mart 2020 itibariyle yaşanan Koronavirüs salgının ekonomi ve iş piyasasında yarattığı olumsuz etkiler göz önüne alındığında “maddiyat” hem özel hem de iş hayatının odağı olmuş durumda… İnternet ve teknolojik yenilikler ile birlikte hızla değişen zaman ve mekân algısı da çalışma hayatını yönlendiriyor. Yaşamın her alanında yaşanan bu değişimler elbette çalışan bireyleri de çok farklı açılardan etkiliyor.

Okumaya devam et

Türkiye’nin Mutluluk Karnesi

Yüzyıllar boyunca iyi bir yaşam ve bu yaşama ulaşmanın yolları, felsefeciler, politikacılar, ekonomistler, din adamları ve psikologlar tarafından araştırılmıştır. Mutluluk, insanın hayatı boyunca en çok kullandığı ve duymaktan zevk aldığı kelimelerden biri ve günümüzde mutluluk her geçen gün önem kazanıyor. Birleşmiş Milletler insanların mutluluğa verdiği önemi vurgulamak ve mutluluğun paylaşılmasını arttırmak amacıyla 2012 yılında 20 Mart gününü “Mutluluk günü” olarak ilan etti ve bugün dünyada farklı etkinliklerle kutlanıyor. Peki, mutluluk gününe yaklaşırken Türkiye’nin mutluluk karnesi nasıl?

Okumaya devam et